AİLE DANIŞMANLIĞI NEDİR ?

Aile danışmanlığı aileyi oluşturan bireylerin kendileri arasında aşamadığı sorunları, çözümleyemediği problemleri, evlilik öncesi ve evlilik sürecinde yaşanan sıkıntıları kişiler ve kişiler arası oluşan olumsuz süreçleri profesyonel bir yardımcı rolüne bürünen danışmanlık hizmetidir. Aile danışmanlığı ailenin çözüme kavuşturulması gereken sorunlarını, aile bireylerinin hayatlarına bir çift olarak sağlıklı bir şekilde devam etmesini sağlamaktadır. Aile danışmanı evli çiftlerin sadece birbirlerine karşı olan duygusal durumlarına bakmaz, aynı zamanda aralarında oluşan ekonomi, sağlık gibi yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen diğer tüm yaşamsal sorunlarla da ilgilenmektedir. Aile danışmanlığında aile bir bütün olarak düşünülmektedir. Bütün olarak düşünülen aileyi ilgisi dahilinde yaşam şartları , büyüdüğü çevre , aile ortamı, çocukluk yaraları, evlilik döneminde yaşanılan olaylar, evli çiftin doğan çocukları ve çocuklarına karşı sorumlulukları neticesinde olumlamalar oluşturan bu yolda hayat düzenine doğru bir şekilde yardımcı olan aile danışmanları, aileyi her yönden değerlendirmektedir.Aile danışmanlığında önemli olan diğer bir husus verilen danışmanın aileye ne kadar katkıda bulunacağı ve ailenin bu hizmetten ne kadar yararlanılabileceğidir. Aile danışmanlığı hizmeti diğer bireysel danışmalardan ayrılmaktadır. Bunun nedeni ise ailenin grup dinamiklerini ve yine  ailenin bir bütün olarak ele alınmasıdır. Aile olan bireyler grup olarak incelenmektedir. Bireylerin yaşadığı sorunlar aile sorunlarına dönüşme eğiliminde olduğu zaman aile danışmanlığı kapsamında çalışmalar yapılmaktadır. Aile danışmanlığı yapılırken ailenin alacağı hizmeti tam anlamıyla aktarmak, danışmanlığın ne olduğunu anlatmak, güven duygusu oluşturmak ve danışmanlıkla ilgili gerekli tüm bilgileri doğrudan bir şekilde aileye aktarmak yapılan danışmanlık hizmetinin kalitesini ve gidişatını da arttırmaktadır.  Aile danışmanlığında asıl hedef ilişkilerin temelini oluşturan ailelerin duygularını anlama, iletişimlerinde kontrolü sağlama ve doğru yolu gösterme gibi çözüm önerilerini yansıtmaktır. Aile danışmanlığı, aile ilişkilerinde oluşan sorunlara çözüm önerilerini barındıran bireylerin arasında ki problemlere olumlu olarak katkı sağlayan çözüm odaklı bir çalışma prensibidir. Aile danışmanlığında ailelere farkındalık kazandırmak yapılan danışmalar esnasında oldukça önemlidir. Aile danışmanı danışanlara karşı farklı bir bakış açısına sahip olmaktadır ve danışmaya gelen bireylerin çözümünün yine kendilerinde olduğunu farkettirmesi gerekmektedir. Aileler arasında oluşan birlik, beraberlik, karşılıklı sevgi ve temelde yatan saygı aile danışmanı tarafından danışanlara aktarılmalı ve bir ayna görevi görmesi sağlanmaktadır. Aile danışmanı aileyi tek bir yönden ziyade her yönü ile incelemekte ve perspektifini bunun üzerine kurmaktadır. Aile danışmanlığında yapılan uygulamalarla aile de oluşan ben algısı yerini biz algısına bırakarak danışmaya gelen ailenin beklentilerini o yönde karşılamaktadır. Bu uygulamaların ve yapılan çalışmaların gerçekleşmesi ile aile arasında ki bağların yeniden kurulmasını ve aralarında gerçekleşen iletişimin sağlıklı bir şekilde oluşmasını sağlamaktadır.

ÖĞRENCİ KOÇLUĞU NEDİR ?

Toplumun her kanadında düşünceyi davranışa yönlendiren öğrencilerin, kendisinin ve bulunduğu toplumun gelişimi için ihtiyaçlarının ne olduğunu bilmesi gerekmektedir. Bu süregelen zamanda eğitimcinin rolü giderek genişleyen ve yadsınamaz bir durumla kendisini belli etmektedir. Öğrenci-eğitimci ilişkisi içerisinde şekillenen bu durum toplumun her kesimine hitap ederek belirli katılımları içinde barındırmaktadır. Öğrenci koçunun görevi bu noktada ortaya çıkmaktadır ve öğrenci koçu öğrencilerin farkındalıklarını arttırıcı, başarıya ulaştırıcı, sistemli bir şekilde öğrencilere yol arkadaşlığı yapabilen bir yarayıcıdır. Böylece öğrenci koçluğu öğrencinin kendini tanımasına, sahip olduğu ve olmak istediği donanımlara bir yenisini ekleyerek sorumluluk bilincini kazandırarak hayata bakış açısını şekillendirip bu olanakları öğrenciye sağlayan kişiler olarak karşımıza çıkmaktadır. Geçmişten günümüze gelişen ve değişen koçluk kavramının ana noktası öğrencinin gelişimsel sürecini takip etmektir. Bu çerçevede oluşturulan koçluk eğitimleri modern dünyaya eşlik edilerek daha geniş kavramları içinde barındırmaktadır. Öğrencilerin hayat boyu öğrenme sürecinde hedef yelpazesinin basamağını öğrenci koçunun yaptığı yol arkadaşlığı ile tırmanması, ileriye dönük hedeflerinin başarıya ulaşması ve çeşitli kazanımları elinde bulundurması amaçlanmaktadır. Öğrenci koçluğu ergenlik döneminden itibaren başlayıp eğitim alanında öğrencilere destek sağlayan bireysel bir hizmet olarak mesleki yerini almaktadır. Öğrenci koçu öğrencinin hedeflerinin başarıya ulaşması için onu destekler, öğrenme kaygısını azaltarak motivasyonunu üst düzeye çıkarır ve öğrenciye yeterli donanımı sağlayarak destekleyici bir role sahip olur. Burada ki amaç öğrenciye özgüven kazandırarak farkında olmadığı yetenekleri ortaya çıkarmak, kendi potansiyelini geliştirmek ve kendi dünyasında somut keşiflere sahip olmasına olanak sağlamaktır. Burada öğrenci koçunun çeşitli beceri ve çözümleme kapasitesine sahip olması, öğrenciye yaklaşımının nasıl olduğunu bilmesi gerekmektedir. Önemli olan temel durumlardan birincisi öğrenci ile öğrenci koçunun arasına güven duygusu oluşturmaktır. Güven duygusu geliştiği zaman sırasıyla öğrenci öğreticisine karşı iletişimini sıkı bir şekilde tutabilecek, yönlendirmelerini sağlıklı bir şekilde devam ettirebilecektir.  Öğrenci koçunun öğrenciyi anlayabilmesi , empati yeteneğinin güçlü olması ile birlikte devam eden süreçte yararlı çalışmalar yapılabileceği hissini vermelidir. Öğrenci koçu analitik düşünmeyi kendine ilke edinen, yönlendirmesini zamanında ve etkili yapabilen, öğrencilerini her koşulda başarıya ulaştırabileceğine inanmasını sağlayan kişi olarak yönlendirmesini sağlamaktadır. Öğrenci koçu öğrenciyi başarısı için desteklerken çeşitli kabiliyetleri ile öğrencinin ergenlik döneminden yetişkinlik dönemine atılan adımda  katkıda bulunmaktadır. Öğrenci koçu sürekli güncel kalarak öğrencinin ne istediğini bilmesini sağlamaktadır. Olaylar karşısındaki pratikliği, sunduğu hizmetler doğrultusunda yeterliliği ve verimliliği planlı bir gelişim serüvenini içinde barındırmaktadır. Öğrenciye merak duygusunu aşılayan öğrenci koçu yeni yeteneklerin keşfini de böylece oluşturmuş olur. Verilen koçluk hizmetinde gerçekleşen durum öğrenci koçunun öğrenci ile daima gelişim sürecine katkıda bulunmasının ana hedef olarak belirlenmesi ve bu hedef doğrultusunda ilerlenmesi gerekmektedir. Bunun neticesinde öğrenci koçluğu hizmetinin devamlılığı için yapılması gereken uygulamalar daima işe yarayabilir ve katkı sağlayabilir olmalıdır.

ATILGAN KİŞİLİK VE ATILGANLIK BİÇİMLERİ

Atılganlık insanda duyguların, hakların sosyal ve kabul edilebilir birer ifade ile oluşmasıyla başlar. Atılganlık olumsuz ifadelerin, anlaşılmaz durumların ve sorunların olumlu ifadelerine karşılık gelen bir anlamdır. Atılgan kişi başkasına duyduğu saygının nezdinde girişken bir düzeye sahip kişilerdir. Atılgan kişilerin özellikleri arasında hayır diyebilme yeteneği, rica etme, kendini iyi bir biçimde ifade etme, topluluk önünde konuşma, konuşmayı başlatma ve bitirme, olumlu-olumsuz duyguları ifade etme yeteneğini kendisinde barındırır.
  Kişi kendisine olan saygısını korurken bunu karşısındaki kişilere yansıtır. Toplum içerisinde iki kişinin konuşması ile birlikte iletişim başlar ve bu iletişim sözlü-sözsüz şeklinde devam eder. İnsanların birbirlerini anlamalarında ki amaç doğru telaffuz ve var olma yeteneğidir. Bir kişi diğer bir kişi ile konuşmaya başlar ise kendini açıklama ve açıklayıcı bir biçimde duygularını yansıtarak anlatıyor ise atılgan bir davranış sergilemiş olur. Buna dahil olarak girişken kişiler, utangaçlığını yenen kişiler atılgan bir davranış halini alır. Bu aynı zamanda özgüveni beraberinde getirir. Çünkü kişinin özgüveni ne kadar yüksek ise kendini açıklayabilme kapasitesi o kadar artmış demektir. Bunun yanında bilim adamlarının araştırmaları sonucu atılgan davranışın belirli değişik biçimleri olduğunu söylerler. 

1)TEMEL ATILGANLIK: Bu atılganlık biçiminde  inançlarımızın, duygularımızın ve düşüncelerimizin basit bir o kadar da net bir biçimde dile getirilmesi sağlanır. Genellikle Benim isteğim…. veya Ben ….. istiyorum, amaçlıyorum şeklindeki cümleler ile ifade edilebilir.

2)EMPATİK ATILGANLIK: Empatinin kelime anlamı aslında kendini başkasının yerine koyarak dünyayı onun gözünde görmektir. Atılganlığın bu biçimi iletişim kurduğunuz kişiye karşı duyarlı olmanızdır. İlk önce karşınızdaki kişinin içinde bulunduğu durumu ve duygularını anlamak ikinci olarak ise yaptığınız bu duyguyu ve anlayışı dile getirmeyi sağlamaktır. Empatik atılgan davranışta kişi hassas durumlarda olabilir ve duyarlılığını arttırıcı kelimelerle karşısındaki kişiye kendini daha net ifade edebilir.  

3)BEN-DİLİ ATILGANLIK: Bu atılganlık biçimi ben dilini kullanaraj atılgan davranmanın göstergesidir. Yani kuracağımız cümleye ben diye başlayarak duygularınızın, düşüncelerinizin ve isteklerinizin kendinize ait olduğunu vurgularsınız. Kurulacak cümleler birden çok bölümden oluşabilir. Bunlar;

—  Karşındaki kişinin belli bir davranışına işaret etmek—   

O davranışın kendiniz üzerinde yarattığı etkiyi, size neler hissettirdiğini belirtmek

—   O davranışı nasıl yorumladığınızı söylemek

—  Nasıl bir davranışı tercih edeceğinizi karşınızdakilere aktarmak.


  Ben dili her zaman samimiyetin göstergesi olarak kabul edilecek düzeydedir. Etkinliği arttırabilir, istenilen, arzu edilen davranışı karşınızdakilere doğru bir biçimde yansıtmaya yarayabilir. Ben diline ait bir örnek verecek olursak ;  Seninle konuştuğum zaman, bazen sana odaklanmakta zorlanıyorum çünkü ben seninle bir şeyler konuştuğum zaman daima araya farklı konuşmalar ve farklı konular girebiliyor buda dikkatimi dağıtabiliyor. Ancak ben seninle o an hangi konuyu konuşuyorsam onunla devam etmeyi ve o konuyu konuştuğumuz esnada bitirip geride bırakmayı istiyorum. Bu şekilde yaptığımız zaman kendimi daha iyi ifade edebileceğimi düşünüyorum ve bu ikimizin de yararına olacak gibi hissediyorum. Bu tarz ifade ve aktarım içinizde oluşan olumsuz duyguyu dışarı yansıtarak olumlu bir duruma  olanak tanımış olursunuz hem de karşımızda ki kişi sizi daha iyi anlayabilir. Önemli olan, karşıdaki kişinin davranışlarının sizi nasıl etkilediğini, neler hissettiğinizi ve sizi etkileyen bu davranışın ne yönde değişmesini istediğinizi, kendinize en uygun ve karşınızdakini savunmaya itmeyecek bir tarz ile ifade edebilmektir. İşte asıl durum bundan ibarettir.


Öğrenci Koçu ve Aile Danışmanı: Meriç YILDIRIM

KAYNAK: https://w3.bilkent.edu.tr/www/saglik-merkezi/psikolojik-danisma-ve-gelisim-merkezi/koruyucu-onleyici-calismalar/brosurler-yayinlar/atilganlik/

PANDEMİNİN ÇOCUKLAR ÜZERİNDEKİ OLUMSUZ ETKİLERİ

Pandemi dönemi çağın en etkili ve hala devam etmekte olan sorunlarından biri olmaktadır. Bu durum toplumsal açıdan varolan düzeni bozmaktadır. Toplumsal, maddi ve manevi olarak, duygu durum olarak hayatımızı olumsuz yönde etkileyen pandemi dönemi özellikle de çocuklar için daraltılan bir çember gibi görülmektedir. Günümüz çağında yaşanılan bu sorun çocukların toplumsal hayatının engellenmesine, kimlik kazanımının kaybedilmesine ve  çevreye katılımının azalmasına sebep olmaktadır. Yaşadığımız teknolojik çağda bilgiye ulaşmak ne kadar kolay olsa da, okul çağında ki çocukların pandemi koşullarından dolayı okula gidememesi, bilgi birikimi açısından dış dünyaya karşı sınırlı kalabilmektedir. Pandeminin yarattığı değişimler, yeni oluşumlar, çocuklar üzerinde kırıcı bir etki bırakmaktadır. Pandemi döneminde okulların kapanması çocukları sadece eğitim konusunda değil aynı zamanda sosyal olarak, duygusal olarak ve gelişim olarak olumsuz bir etki oluşturmaktadır. 

Pandemi dönemi boyunca bu etkinin devamı çocuklar için sadece okul açısından değil aynı zamanda da ailesi açısından da önemli olumsuz yanlarını oluşturmaktadır. Pandemi döneminin getirmiş olduğu ailelerde oluşan ekonomik  sıkıntılar, aile içi stres, belirsizlik ve yasaklarla birlikte aile bireylerinde alışık olunmayan bir süreç halini almaktadır. Aile içinde ebeveynler ile çocuklar arasında çatışma, anlaşmazlık ve kötümser durumlar yaşanmaktadır. Çocukların pandemi döneminde dijital dünyaya daha çok kendini kaptırması, sürekli olarak tablet, telefon, bilgisayar gibi teknolojik aletlerin kullanımının yüksek oranda artması çocuklarda sosyal aktivitenin azalmasına, aile içi iletişimi kısıtlanmasına, çocukların kendisini ifade etme becerisinin düşmesine yol açmaktadır.

Genel anlamda pandemi dönemi çocukların açılacağı ve gelişeceği açıyı belli oranda azaltmaktadır.  Sadece okul düzeyinde ki gelişim duraklaması açısından değil, aynı zamanda psikolojik olarak çocukların üzerindeki etki kalıcı bir iz bırakmaktadır. Çocuklar için pandemi dönemi  gelişim evrelerini eksik şekilde tamamlama, teknolojik aletlere eskisinden daha çok bağımlılık, cümle kurma konusunda yaşanan sıkıntılar, ifade etme becerisinin azalması gibi çeşitli olumsuzluk içeren ve yaşanan durumlar ortaya çıkmaktadır. 

Pandemi döneminde dijital dünyaya giriş hiç olmadığı kadar fazla kullanım alanı bırakmakla birlikte çocukları olumsuz yönde etkileyen diğer bir durum ise teknoloji ile iç içe  girmiş bir vaziyette günlerini geçirmeleridir. Çocuk tüm gününü telefon,tablet, bilgisayar gibi teknolojik aletlerle geçirerek sosyallik kavramını kısıtlamaktadır. Aile ile geçirilen zaman azalmakta ve çeşitli oyunlar oynarken çocuklar oynadığı farklı oyunlardan etkilenmektedir. Pandemi döneminde çocukların eğitime bakış açısı da  bu noktada  değişkenlik göstermektedir. Pandemi döneminde Uzaktan eğitim sistemi uygulanan çocuklarda dikkatin hemen dağılması, fiziki bir ortamda ders anlatılmadığı için çocuğun dersi dinleyememesi, bunun sonucunda verilen eğitimin de alıcı konumunda sağlıklı olmaması, genel anlamda çocukları olumsuz yönde etkilemektedir. 

Son olarak pandemi döneminin çocuklar üzerindeki olumsuz etkileri kapsamında ailelere büyük rol düşmektedir. Aileler çocuklarına pandeminin tam olarak ne olduğunu anlatmalı, bir aile ortamı kurarak nasıl sosyalleşmesi gerektiğini bildirmeli, aile kavramı çerçevesinde çeşitli öğretici ve bilgilendirici oyunlar sunarak birlikteliği sağlayıcı aktiviteler düzenlemeleri gerekmektedir. Bu sayede çocuk tamamen dijital dünyaya kendini adapte etmemek ile birlikte, öğrenme merakını anne-babası sayesinde her zaman aktif bir şekilde tutacaktır. Pandemi döneminde çocukların üzerinde bulunduğu stres ve psikolojik durum, ailenin etkin ve bilgilendirici katılımı ile birlikte  sağlıklı bir süreç geçirmelerine yardımcı olmaktadır. 

İLETİŞİM PROBLEMLERİ ve İLETİŞİM BECERİLERİNİ GELİŞTİRME

İletişim en az iki kişi ile  ve kişilerin birbirlerini fark etmesi ile oluşan bir kavramdır. Aslında kişiler birbirlerinin farkında olduğu an iletişimi başlatmış olur. İletişimde önemli olan hususlardan ilki, kişinin karşı tarafa kendisini ifade edebilmesi ve bu ifade ediş biçimi ile karşıdaki kişilerin bunu anlamasıdır. İnsanlar iletişimi doğduğu andan itibaren kullanmaya başlamaktadır. Bebekken babıldama, çocuğun gelişim çağında temel kelimeleri söylemeye çalışması, okuma yazmayı öğrenmesi ve bunu dile getirmesi, arkadaşları ile, ailenin fertleriyle, toplumda yer etmiş birisi olarak toplum önünde konuşmalara kadar hepsi iletişim adı altında toplanmaktadır. İnsanlar birbirleri ile iletişim halinde olurken söylediklerini aktarmak ve  karşısındaki kişiler tarafından anlaşılmak istemektedirler. Çünkü insanlar iletişimle ve iletişim araçları ile  kendilerini ifade etmektedirler. İletişim problemlerinin oluşmasında ki en önemli etkenlerin başında insanların birbirlerini anlayamaması, birbirlerini yeterince dinleyememesi, duygu ve düşüncelerini açıkça ifade edememesi, karşısındaki kişi veya kişiler ile rahat konuşamaması ve çekingen olması gelmektedir. Oluşan bu problem çerçevesinde insanlar topluma karşı negatif bir durum ortaya koyabilmektedir. Aslında bunun ana temeli iletişim becerilerini kullanamamaktan kaynaklı olabilmektedir. İletişim problemlerinin yansıması olumsuz sonuçları beraberinde getirebilmektedir. Duyguların, düşüncelerin sağlıklı bir şekilde yansıtılmadığı zaman, taraflar arasında iletişim kopukluğuna sebebiyet vermektedir. İletişim kopukluğunun nedenlerinden bazıları kullanılan dilin sığ oluşundan, sözcükleri yetersiz, abartılı dile getirilmesinden, söylenenin açıkça ifade edilmemesinden kaynaklanmaktadır. İletişimi daha aktif bir şekilde kullanmak ve iletişim becerilerini geliştirmek için bazı ipuçları bulunmaktadır.

İLETİŞİM BECERİLERİNİ GELİŞTİRMEK İÇİN NELER YAPILMALIDIR?

İletişim becerileri sözlü ya da sözsüz olarak karşı taraftaki kişilerle etkileşim halinde olmaktır. Süreç dinamik ve devinim içerisinde gerçekleşmektedir. Nasıl ki konuşarak bazı şeyler karşı tarafa iletiliyor ise, konuşmadan jest ve mimiklerimizle, vücut dilimizle de iletişim kurarak etkileşimde bulunabiliriz.İletişim becerilerinde etkili dinleme, diksiyonun etkin kullanılması, sesinizi karşı tarafa kabul edilebilir bir şekilde aktarma, beden dilinin doğru yerde ve doğru bir biçimde kullanılması gibi hususlar yer almaktadır. Bu hususlar yerine getirildiği zaman iletişim becerileri daha aktif bir şekilde kullanılmış olur. Kendimizi anlattığımız, ifade ettiğimiz sürece tanımlandığımız bu toplumda etkin ve aktif olmak oldukça önemlidir. İletişim toplumda  bağlı bulunan her yerde kullanıldığı için kişinin kendisini ifade etmesi, kendi niteliğini bu denli ortaya çıkarması ve iletişim becerilerini yerine getirmesi insanlara güven vermektedir. İletişim becerisini geliştirmek ve çeşitlendirmek için bazı ipuçları bulunmaktadır. Bunları ;

  • Etkin dinleyici konumunda olmak ve etkili konuşabilmek,
  • Güler yüzlü olarak aktarılan mesajları net olarak karşı tarafa iletmek,
  • Empati becerisini geliştirmek ve önyargı durumlarından arınabilmek,
  • Jest ve mimikleri, kısaca beden dilini etkin bir şekilde kullanmak,
  • Kendinizi doğru bir biçimde ifade edebilmek, 

            olarak sıralanabilmektedir.

İletişim becerilerini karşı tarafa yansıtırken sözlü veya sözsüz olarak aktarım sağlanmaktadır. Duygu ve düşüncelerin sözlü olarak ifade edilmesi sözlü iletişim olarak bilinmektedir.  İletişimde alıcı ve gönderici konumu bulunmaktadır. Gönderici konumunda ki kişi alıcıya kelimesel ifadeleri doğru bir biçimde aktarması gerekmektedir. Alıcı konumundaki kişi ise göndericinin anlatmak ve aktarmak istediği şeyleri doğru bir biçimde anlaması sağlanmalıdır. İkili etkileşim ağı oluşan bu iletişim biçiminde alıcı ve gönderici doğru bir biçimde iletişim kanallarını kullanmış olur. Ayrıca bu sözlü iletişim becerilerinin gereksinimleri arasında ; söylenileni açık ve doğru kelime aktarım sağlama, konuşarak iletişim becerilerini geliştirme, sözsel olarak aktarımın dışında jest ve mimikleri aktif kullanmak gibi şeyler bulunmaktadır.

Son olarak iletişim problemlerini, iletişim becerilerinin geliştirilmesi ile beraber en minimale indirilmesi sağlanılmaktadır.Tıpkı sosyal yaşama uyum sağlamak gibi iletişim becerisi giderek gelişen bir durum ortaya koymaktadır. Kişilere özgüven sağlamakla birlikte, kişisel olarak, topluma hitap etme ve toplumda var olabilme işlevini rahatlıkla gerçekleştirilebilmektedir. İletişimi doğru bir şekilde aktarmak, anlaşılan kalıpları doğru bir biçimde yansıtmak iletişim için ve iletişim kanalları için oldukça önemlidir.

ÖĞRENCİ KOÇU – AİLE DANIŞMANI : Meriç YILDIRIM

KİŞİDE BAĞLANMA PROBLEMİ 

”İnsan birine bağlanınca o kişiyi hayatının merkezi noktasına alır, bir an düşünür o olmazsa ben ne yaparım, onsuz hayatım anlamsız olur ve hayata dair onsuz bir beklentim olmaz diyerek duygularının esiri olmuştur. Kişi geçmişte yaşadığı duygu boşluklarını öylesine doldurmak ister ki bunun sonucunda kişi de bağlanma problemi ortaya çıkmaktadır. Kişi bağlanma durumunu etkin hale getirerek bağlandığı kişi için her şeyi göze almaya kararlıdır. Sağlıksız olarak nitelendirilen bu ilişki kalıpları insana oldukça zarar verir ve sonu hüsranla biten bir ilişki gözle görülür bir anlam taşır. İnsanı sevmek, ona değer vermek ve hayatı paylaşmak için ortak bir paydada buluşmak elbette ki güzel bir duygudur. Ancak bunu karşılıklı olarak güven ve ölçülü bir şekilde yapmak ilişkiler için temel esasları barındırmaktadır. Aşırı bağlanma ilişkilerde duygu bozukluğuna,strese,özgüven eksikliğine, kişinin yaşam kalitesinin düşmesine ve değer algılarının azalmasına sebep olmaktadır. İlişkilere yüklenilen anlam oldukça derin duygularla beslenerek bir kalıba sığdırılamamış olabilir, mantığın yerini duyguların hakimiyeti aldığı ilişkilerde gerçekleşen olumsuz durumlar ilişkiye gerçek anlamda zarar  vermektedir. Aşırı bağlanan birey ilişkilerinde direnç göstermeye her zaman için elverişlidir. Çünkü kaybetme düşüncesi duyguları esir almakla birlikte, sonu istenilen şekilde bitmeyen bir kısır döngü içerisine kişi veya kişileri almaktadır. Fiziksel olarak ayrıldığın kişiden zihinen kopamamak aslında onunla edindiği alışkanlıkların bir sonucu olarak bireyin karşısına çıkmaktadır. Bağlanan kişi ilişkiyi yaşadığı kişinin gidecek olma olasılığını bile düşünmemek ister, ancak diğer yandan da kaygılıdır. Bu kaygı bireyi daha fazla bağlanma içerisine yerleştirir ve daha  çok sevmeye daha çok hayatının merkezi noktasına almaya başlar. İlişki yönetimi burada ikinci plana atılmaktadır ve daha sonraki oluşabilecek yoğun sorunsal düzeyler kendisini yavaşça belli etmeye başlar. Birey kendisinin geçmişte yaşadığı duygu eksikliğini, şu an yaşadığı ilişki ile doldurmaya çalışırken bağlanma içgüdüsünü giderek yoğunlaştırır. 

İlişkinin sağlıklı bir şekilde yaşanabilmesi adına aşırı bağlanmak yerine değer kavramını karşılıklı şekilde belirlemek, kişinin kendi öz saygısını yitirmeyerek ilişkiye devam etmek, ilişkinin kendisine zarar verdiğini düşündüğü an olur ve olmaz şeyleri mantık çerçevesinde kurarak bunların dengesini kurması, hayat standartlarının daha etkin kullanılması açısından önemli bir durum ortaya koyacaktır. Kişi hayatta tek başına kalabilir, çok sevdiği birinden ayrılmak durumunda olabilir ancak  kişinin kendi amacı zorluklarla nasıl mücadele edebilmesi gerektiğini bilmesi gerekmektedir. Nasıl ki mutluluğumuz ya da mutsuzluğumuz sevgiyle bağlandığımız şeylerin niteliğine bağlıysa, kendimize ait değerlerin niteliğini de ona göre belirlememiz gerekmektedir. 

Tıpkı  Jean-Jacques Rousseau ‘nun “Binlerce şeye bağlanmaya çalışıp, birer birer elimden kaçırdıktan ve tek başıma kaldıktan sonra, tekrar kendi ayaklarım üzerinde durabiliyorum.” sözünde dediği gibi.

Kendinizi her zaman için değerli kılmanız ve kendi lideriniz olmanız hayatın yaşanabilirliliği açısından sizlere verilen bir ödül olmalıdır.

ÇOCUKLARDA PSİKOLOJİK RAHATSIZLIKLAR VE ANLAMLAMALAR

GİRİŞ:
Öncelikle bu çalışmada yapılacak olan şeyleri kısaca anlatmak gerekmektedir. Mevcut bu çalışma örnek olay üzerinden çeşitlenerek verilmiştir. Bu örnekler arasında bir sınıf kapsamında engelli, özel ihtiyaçlı bireyler, ciddi astım rahatsızlığı olan, asperger sendromlu, ciddi öğrenme bozukluğu olan ve hiperaktivite bozukluğu olan çeşitli öğrenciler vardır.İlk önce çeşitli kaynaklardan,akademik makalelerden yararlanılarak bu rahatsızlığın tanılarını belirtip daha sonra tedavilerine bakıp ve son olarak ta bize verilen soruları toplum doktorları olarak bir sosyolog gözünden cevaplayıp yeni çözüm önerileri sunmaya çalışılmaktadır.

ASPERGER SENDROMU:
Asperger sendromu çocukluk döneminde başlayan ve sosyal etkileşimi zorlaştıran bir sorundur.En önemli belirtileri de aşırı içe kapanıklık,iletişim sorunu ve beceri zayıflığıdır.Kanner’la aynı dönemlerde Almanya’da Asperger(1944) tarafından tanımlanmış olan,otistik çocuklara benzeyen fakat daha üst düzey işlevlere sahip çocuklar ise(Sucuoğlu,2003) asperger sendromlu çocuklar olarak adlandırılmıştır.Asperger sendromunu otizmden ayıran temel özellik dil gelişiminde ve bilişsel gelişimde otizmde olduğu gibi gecikme ya da gerileme olmamasıdır(Kırcaali-İftar,2005 & Korkmaz,2003).
Asperger sendromlu bireyleri, normal dil gelişimine sahip olan, ancak sosyal etkileşim davranışlarıyla, tekrarlayan, törensel davranışlarıyla otistiklerle aynı özellikleri gösteren bireyler olarak tanımlamaktadır. Ayrıca asperger sendromlular arasındaki ayrımın açık ve net olmadığı düşünülmektedir(Myles,2004).

DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE BOZKLUĞU:
Dikkat, konsantrasyon, hareketlilik ve dürtü kontrolü alanlarındaki sorunlarla karakterize olan Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu(DEHB), çocukluk çağının en sık görülen psikiyatrik bozukluklarındandır. Tedavi edildiği zaman sağlanan belirgin düzelme, tedavi edilmediğinde psikiyatrik ve sosyal sorunlara yol açabiliyor. DEHB, göreceli olarak sık görülen bozukluktur ancak yapılan çalışmalardaki farklı yöntem ve tanı koyma ölçütleri nedeniyle kesin bir görüş birliği yoktur. Bu gibi durumlar bazı şekilde davranış bozukluklarına da yol açabilir. Çocuğun çeşitli ruhsal ve bedensel nedenlere bağlı, iç çatışmalarını, davranışlarına aktarması ile birlikte oluşur. Hiperaktivite bozukluğuna paralel olarak ta çocukta hırçınlık, sinir hali  davranış bozukluklarına girer. Gelişim basamaklarında karşılaşılan sorunlar olağan ve geçicidir, fakat çocuk bu dönemlerinde çevresindeki yetişkinlerin, anne-babanın, öğretmenlerinin yanlış tutumlarına maruz kalırsa veya sorunlarını çözerken engellemelerle karşılaşırsa, bu sorunların çözümü ileriki yaşlarına ertelenir buda olağan soruları kalıcı kılar.

BELİRTİLER:
Enerjiktir, kıpır kıpırdır.
Başladığı işi bitirmekte zorlanır.
Sakin duramaz ,düşer, parmaklarını tıklatır, yüksekten atlar.
Aklına geleni söyler(Ancak çoğu zaman mazur görülmez).
Kazaya eğilimlidir(Tehlike arz eder).

DİKKAT EKSİKLİĞİ OLAN ÇOCUK
Dikkatini 1-2 dakikadan fazla konu üzerinde yoğunlaştıramaz(Buda öğrenmesini engelleyen önemli bir faktördür).
Aklı kolay karışır.
Bir yere odaklanmakta ve dikkatini devam ettirmekte zorlanır.
Unutkandır(Beyin gelişimini engelleyebilir). 

Bu belirtiler hastalığın tanınmasında başlıca etkenleri içinde bulundurur. Hal böyle olunca çocuklara verilen eğitim özenle, sabırla ve bilinçli şekilde olmalıdır. İlk eğitim aile de başlar ancak daha sonra okul ve uzmanlaşmış olan çocuk psikiyatrilerinde eğitime ve düzeltmeye yönelik işlevler başlamalıdır.

ASTIM RAHATSIZLIĞI:
Ciddi bir halk sorunudur. Her yaştan bireyi etkileyen tedavi ile kontrol altına alınabilen kontrol edilmediğinde ise günlük yaşamda aktiviteleri sınırlayıcı bir kronik hastalık olarak tanımlanır. Belirtileri arasında öksürük, nefes darlığı, göğüste baskı hissi gibi çeşitli rahatsızlıklar meydana gelir. Belirtilerini etkileyen faktörler ise; Polenler, hayvan tüyleri, bazı besinler(örneğin; süt, yumurta, balık gibi). Tedavi edilme yolları arasında beklentilerin başında belirtileri kontrol altına almak ve sürdürmek, astım ataklarını önlemek, hasta hekim işbirliğinin geliştirilmesi ve astımın iyi değerlendirilmesi gelir. Erken anı her zaman için olası bir olumsuzluğu engeller. Astım hastaları kapalı yerde fazla kalamayacağı gibi toz, akarların olduğu yerde fazla tutulmamalıdır ve açık havada tutulmalıdır. Ayrıca  diğer tetikleyici şeyler ise sigara, hava kirliliği, bazı ilaçlar ve ek hastalıklar olarak bilinmektedir. Astım hastaları bunlardan uzak durmalı klinik kontrollerini zamanında yaptırmalıdır. Astım atak tedavisinde ise çocuklarda astım atak şiddeti belirlenip, hızlıca tedaviye başlanmalıdır. Beş yaş altında ve üstünde olan çocukların anatomik ve fizyolojik özellikleri birbirinde oldukça farklı olduğundan hem kronik astım tedavisi hem de atak sırasında yapılması gerekenler bazı farklılıklar göstermektedir. Tedavi planı belirlenirken hastanın yaşı göz önünde bulundurulmalıdır.

SORULAR:
1)Tüm öğrencilerin en iyi biçimde öğrenmelerini sağlamak ve başarı düzeylerini arttırmak için eğitim programınızı nasıl düzenlersiniz?
Öncelikle sınıf ortamındaki duruma bakarak çeşitli soru cevap tarzında öğrencilerime zekayı geliştirici aktiviteler uygularım, ancak bu akıcı bir şekilde olmalıdır. Durumlarını tespit ettikten sonra aileleriyle toplantılar düzenlerim sınıf dışında, aile içinde bilmem gereken problemler var mı onu öğrenirim. Çocuklarda olası bir hastalık, rahatsızlık var mı yok mu onu öğrenmeye çalışırım. Daha sonra öğrencilerimin empati yeteneğini geliştirmesine yardımcı olurum. Beyinlerini çok fonksiyonlu çalıştırmaya gayret gösteririm. Mesela tahtaya çıkartıp, kendini ifade edebilme yetisini kazandırmaya çalışır, el yazma becerilerini geliştirebilirim. Belli bir sıralama düzenine göre sınıfımdaki zeka seviyesi yüksek olan öğrencimle düşük olan öğrencimi yan yana oturturum bu sayede birbirleriyle yakın ilişkiler kurup zeka seviyesi düşük olan öğrencimin gelişiminde katkıda bulunabilirim. Öğrencilerimin başarı düzeylerini arttırmak için motivasyonlarını artırıcı şeyler yaparım. Sonuçta öğrenmeyi sağlayan ve teşvik eden unsurların başında motivasyon gelir. Daha sonra her derse hazır hissetmeleri için alıştırma-tekrar biçimlerini kendilerine sunarım. Sonuçta çeşitli öğrenme türleri olduğu için bunlar başarı düzeyini arttırmada bize yardımcı olur. Mesela deneme-yanılma yoluyla öğrenme, kavrama yoluyla öğrenme gibi çeşitli materyaller bize oldukça yardımcı olur. Bununla birlikte  bu tür şeyleri öğrencilerime uyguladığımda olumlu sonuç alabilir kendilerinin ruhsal, duygusal, sosyal olgunluk düzeylerini ve eğitim disiplinlerini kontrol altına alıp öğrenmelerine yardımcı olabilirim.

2)Özel ihtiyaçları olan öğrencilerinizin sorunları üzerine eğilmek için neler yapardınız?
Özel ihtiyaçlı öğrencilerin sorunlarına eğilmek için öncelikle çocukların sorunlarının tam bilinmesi gerekir. Bunun gerçekleşmesi içinse biz öğretmenlerin her şeyden önce bilinçli olup, bu tür sorunlar hakkında yeteri kadar bilgi sahibi olması gerekir. Öğrencilerime sevgi, şefkat, arkadaş çerçevesinde yaklaşmam gerekmektedir. Kısacası ben  özel ihtiyacı olan öğrencilerimin tutumlarını belirleyip sorunu en aza indirgemem ve yeterli donanıma sahip olmam için profesyonel kişilerden destek almalıyım. Öğrenci Koordinatörlüğü ve Engelsiz Bilgi Merkezi gibi kuruluşlardan da aktif şekilde yararlanmalıyım. Bire bir görüşme sağlamalı sorunlarını çözmeye çalışırım ve sınıf içinde tutumlarını ona göre sağlarım. Çünkü; öğrencilerimi anlamam için, başarıya ulaştırıp imkanlar dahilinde topluma yararlı birer bireyler sunmam için ilk önce onlarla sağlıklı bir şekilde iletişime geçmeliyim. Dersin çerçevesini özel ihtiyaçları olan öğrencilerime çevirmeliyim mesela sınav zamanları ihtiyaç duydukları materyalleri onlara sunabilir, o materyallerle sınavlara girmelerine izin verebilirim. Bu sonuçla öğrencilerime karşı oluşan çeşitli aksaklıları ortadan kaldırırım ve eğitimlerine sorunsuz bir şekilde devam etmelerine yardımcı olurum.

3)Öğrencileri sınıflandırmak ve etiketlemek hangi olası sorunları ortaya çıkarabilir?
Öğrencileri sınıflandırmak  belirli bir öğrenci üzerinde yoğunlaşmak diğer öğrencilerin biz öğretmenlere olan tutumlarını değiştirir. Mesela bu sınıflandırmalar diğer öğrencilerin kendini dışlanmış hissetmelerine neden olabilir. Bu ciddi problem olmakla birlikte öğrencinin özgüven eksikliğine yol açar ve yeni sorunlar doğurur. Biz eğitimciler olarak  burada yapmamız gereken objektif bir bakış açısıyla bütün öğrencilerimize eşit davranmamız ve sınıfa hakim olmamız gerekir. Öğrencileri etiketlemek ise ayrı bir problem ortaya çıkarır. Öğrencilerin kendini suçlu hissetmesine yol açar, duygusal benliğini olumsuz yönde etkiler.Sınıfta huzursuzluk hakim olmakla birlikte ders içi katılımını da azaltır. Bu da biz eğitimcilerin en dikkat etmesi gereken konulardan biridir. Hedefimiz objektif düzeyde eğitim verip, öğrencilerimizin yararlanmalarını sağlamak, bakış açılarını genişletmek ve sağlam adımlar atmalarında yardımcı olmaktır. Aksi taktirde sınıflandırarak, etiketleyerek öğrencilerimden verim alamam ve eğitimci kimliğimi kaybetmiş olurum.

4)Derslerinizi farklı öğrenme biçimleri olan öğrencilere göre nasıl ayarlarsınız?
Bu konuyla ilgili öncelikle yapılması gereken şeyler dersin içeriğine göre uygulamalı olarak ve çocukları sıkmadan dersi onlara yönelik eğlenceli bir şekilde en optimum biçimde işleyebilmek ve konuyu kavrayabilmek. Bunun için önerilerden bir tanesi matematiksel düzeyde olabilir. Mesela 2+2=4 olduğunu rakamlarla değil de öğrenciler üzerinden gösterebiliriz. Hem bu şekilde farklı öğrenme biçimlerine sahip öğrencilerin merakı artacak, ders dinleme kapasiteleri artacak ve diğer öğrencilerle kaynaşma söz konusu olacaktır. Ödül kavramını kullanarak öğrencilerimi yapamadıkları şeyleri yapmaları için bir koşul sağlarım ve bundan ötürü farklı öğrenme biçimindeki öğrencilerim bir şeyleri yapmaya uğraş verirler  ve onları bazı olumsuzluklardan kurtarabilirim. Sonrasında öğrenme olanaklarını hızlandırmak için öğrencilerimle oynamak, onları incelemek ve öğrenim şekillerini keşfederek öğrenme biçimlerini üst düzeye taşımaya çalışırım. Burada biz eğitimcilerin öğretme stilleri de ön plana çıkabilir. Sistematik biçimde öğrencilerime çeşitli teknikler sağlayarak çeşitli tasarımlar sağlarım.Farklı öğrenme biçimleri aslında öğrencilerimizin  yalnızca başarısıyla alakalı değildir onların motivasyonu, tutumu ve katılımı  bu kalıtımın içinde yer alır.Bazı yanılsamalar söz konusu olsa da öğrencilerimizdeki asıl durum öğrenecekleri şeylerin hemen unutulmasıdır. Bunun içinde yapmamız gereken en önemli husus  bir konuyu öğretirken o öğrendikleri konu hakkında düşünmeleri ve kendileri de iz bırakmalı. Bunu başarabilirsek farklı öğrenme biçimlerine sahip öğrencilerimizi gerek sınıf ortamında, gerek oyun ortamında gerekse sosyal hayatta girişken. bilgili ve aktif birer birey olarak topluma sunabiliriz.

5)Ülkemizde Engelli Bireylerin Eğitimi konusunda ne tür yasal düzenlemeler yapılmıştır?
Bu bölümde engelli bireylerle ilgili çıkarılmış olan düzenlemelerin amacı, eğitim ve öğretimle ilgili çıkarılan kanunların eğitsel değerlendirmeleri ve düzenlemeleri bulunmaktadır.
Madde 1-(Değişik:6/2/2014-6518/62 madde)
Bu kısmın amacı; engellilerin temel hak ve özgürlüklerden faydalanmasını teşvik ve temin ederek ve doğuştan sahip oldukları onura saygıyı güçlendirecek toplumsal hayata diğer bireylerle eşit koşullarda tam ve etkin katılımlarının sağlanması ve engelliliği önleyici tedbirlerin alınması için gerekli düzenlemelerin yapılmasını sağlamaktır.

EĞİTİM VE ÖĞRETİM
Madde 15-(Değişik:6/2/2014-6518/73 madde)
Hiçbir gerekçeyle engellilerin eğitim alması engellenemez. Engelliler, özel durumları ve farklılıkları dikkate alınarak, yaşadıkları çevrede bütünleştirilmiş ortamlarda, eşitlik temelinde, hayat boyu eğitim imkanlarından ayrımcılık yapılmaksızın yararlandırılır. Genel eğitim sistemi içinde engellilerin her seviyede eğitim almasını sağlayacak bütünleştirici planlamalara yer verilir.
Örgün eğitim programlarına farklı nedenlerle geç başlamış engellilerin bu eğitime dahil edilmesi için gerekli tedbirler alınır.
Üniversite öğrencilerinde engelli olanların öğrenimine etkin katılımlarını sağlamak amacıyla YÖK koordinasyonunda, yükseköğretim kurumları bünyesinde, engellilere uygun araç-gereç ve ders materyallerinin, uygun eğitim, araştırma ve barınma ortamlarının temini ile eğitim süreçlerinde yaşadıkları sorunların çözümü gibi konularda çalışma yapmak üzere Engelliler Dayanışma ve Koordinasyon Merkezleri kurulur.
Engelliler Danışma ve Koordinasyon Merkezinin çalışma usul ve esasları Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, MEB ve Yükseköğretim Kurulunca müştereken çıkarılan yönetmenlikle belirlenir.
Engellilerin her türlü eğitim, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılamak üzere kabartma yazılı, sesli, elektronik kitap; alt yazılı, işaret dili tercümeli ve sesli betimlemeli film ve benzeri materyal temin edilmesine ilişkin gerekli işlemler MEB ile Kültür ve Turizm Bakanlığınca yürütülür.

EĞİTSEL DEĞERLENDİRME
Madde 16-(Değişik:6/12/2014-6518/74 madde)
Bireylerin eğitsel değerlendirme, tanımlama ve yönlendirilmesi ile ilgili iş ve işlemler rehberlik ve araştırma merkezi bünyesinde oluşturulan Özel Eğitim Değerlendirme Kurulu tarafından yapılır. Bu sürecin her aşamasında aile bilgilendirilerek görüşü alınır ve sürece katılımı sağlanır. Eğitsel değerlendirme ve tanılama sonucunda özel eğitime ihtiyacı olduğu belirlenen bireyler için Özel Eğitim Kurulunca rapor hazırlanır ve eğitim planı geliştirilir.
Özel Eğitim Değerlendirme Kurulu, özel eğitime ihtiyacı olan bireyleri ilgi, istek, gelişim özellikleri, akademik disiplin alanlarındaki yeterlilikleri ile eğitim ihtiyaçları doğrultusunda örgün ve yaygın eğitim kurumlarına yönlendirir.

6)Sınıfınızdaki davranış bozukluğu, görme, işitme, öğrenme bozukluğu olan öğrencileri,otistik ve üstün yetenekli çocukları nasıl tespit edersiniz ve bu çocuklara nasıl bir öğretim uygularsınız?
Sınıfımda çeşitli öğrencilerim olabilir tabi ki  bunların hepsi aynı kapasitede olmayabilir. Ancak benim burada yapmam gereken bu tür farklılıkları görmem ve çözümler aramam. Davranış bozukluğu olan öğrencilerin eğilimlerini sezmek benim yapacağım ilk iştir. Çünkü; davranış bozuklukları çocuğun çeşitli ruhsal ve bedensel nedenlere bağlı, iç çatışmalarını davranışlarına aktarmasıyla ortaya çıkar(Psk. Emre Sipahioğlu, İndigo Dergisi,2014).Dikkat bozukluğu bazen ilgisiz kalınca da ortaya çıkabildiği için gereken ilgi ve şevkati öğrencime göstermeye çalışırım, çünkü öğrencim kendini yalnız hissetmesin. Öğrenme bozukluğu  olan öğrencimi yakın takibe alıp gerek ders içi gerek ders dışı aktivitelere ve sık sık harf tekrarı cümle tekrarı yaptırarak bozukluğunun giderilmesini sağlarım sürekli ve öğrencimi sıkmadan yapacağım alıştırmalar beni olumlu sonuçlara yönlendirir. Üstün yetenekli çocuklar aşırı duyarlılık, dikkatli gözlem yeteneği, hızlı ve doğru kavrama, hızlı öğrenme gibi yeteneklere sahiptir(Ataman, A.(Ed.) 2003). Benim burada yapacağım en temel tespit ders içindeki sorularıma ne kadar sürede yanıt vermesi, sürekli mantık çerçevesinde sorular sorması, sınıfa katılımı  gibi dikkat çeken şeylerle bana gelmesidir. Bununla birlikte kavrama yeteneğini sınıf içinde sergilediği zaman dikkat çekici bir hal alır. İşitme problemi yaşayan öğrencilerime sorular yönelterek ve o sorulara yanıt alamayarak, kendisine seslendiğimde diğer arkadaşlarının bana yönlendirmesiyle ve ister sınıf içi ister sınıf dışı olsun söylediğim şeylerin öğrencinin anlayış tarzına ve cevap tarzına bakarak işitme bozukluğunu tespit edebilirim. Ayrıca otizm sosyal etkileşim, iletişim, ve davranış sorunlarıyla kendini gösteren bir rahatsızlık olduğu için öncelikle bu tür öğrencilerimi sınıfın sosyal hayatına katıp, el becerilerini geliştirici, çeşitli oyunlar oynatarak sınıfa ve arkadaşlarına bağımlı, bohem durumundan kurtarıcı çeşitli aktiviteler sunarım. Birebir eğitim sağlayıp sonra küçük gruplar halinde bir alıştırma evresi gerçekleştiririm. 

7)Düşük gelir grubundan gelen öğrencilerin okul başarısı neden orta ve üst gelir grubundan gelen öğrencilerden daha düşük olmaktadır?
Aslında bunların en temel nedeni aile içindeki ders çalışma ortamı, ailenin bu tür konularda yeterli bilgi birikimine sahip olamaması, ev içindeki durum ve maddi manevi sıkıntılar. Öğrenciler bu tür koşullarda eğitimin eşitsiz dünyasında kendilerini sıkıntıda hisseder. Mesela öğrencilerin eğitimi okullarda belli düzeylerde verilmektedir kişiler belli düzeyin üstüne çıkmak için ek olarak dershane, etüt merkezleri, özel eğitim kurumları gibi bilgi seviyesini arttıracak yerlere gitmek ister. Ancak burada ki asıl sorun orta ve yüksek gelir grubundan gelen öğrenciler bu tür eğitim düzeyini arttıracak yerlere giderken düşük gelir grubundaki öğrenciler gidemiyor. Sonuç olarak ta eğitim düzeyi belli bir aşamadan yukarı çıkamıyor. Eğitimde temel nokta başarı düzeyini attırmaktır ancak eğitimin eşitsizliği maddiyata ve ticari meseleye dayandığı için herkes eşit şekilde faydalanamıyor. En  önemli unsur yakın zamandan günümüze  devam eden ve devam edecek olan şey bu tür eğitim seviyelerinin adaletsizliği olacaktır.

8)Esnek bir sınıf ortamı nasıl oluşturabilirsiniz?
Esnek bir sınıf ortamı oluşturmam için öncelikle sınıf içinde bir planlama yapmam gerekir. Ancak bu kısa süreli olmamalıdır. Öğrencilerimin dersi anlama kapasitelerini tespit edip, ara ara sorular sorup işlevselliği ön plana koyarsam ilk adımı başarıyla tamamlamış olurum. Öğrencilerime öğretirken eğlendirmek, eğlendirirken de düşündürmek benim ikinci adımım olmalı. Bu sayede çeşitli teknikler geliştirerek sınıfımdaki öğrencilerin derse katılımını sağlarım. Öğrencilerim için yapacağım üçüncü adım ise yaşamlarında ki önemli noktaları taşıyan bilgi, birikim, beceri ve alışkanlıklar kazandırmaya yönelik ipuçlarını derste önlerine sermek olur. Birbirleriyle kaynaştırmak için sürekli aralarında öğretmeye yönelik soru-cevap tarzı şeyler yaparım. Bununla birlikte birbirlerine tekerlemeler, maniler, fıkralar ezberletip sınıf içindeki öğrencilerimi kendi aralarında aktif hale getiririm. Birbirleriyle  oyunlar oynatıp, beyin gelişimleri için uygulamalı matematik, resim çizdirme ve hayal gücünü geliştirecek çeşitli öğrenme güdülerini kendiler de barındırmaya çalışırım.

9)Farklı kültürel kimlikleri olan öğrencilerinizin birbirlerinin yanındayken kendilerini daha rahat hissetmelerini sağlamak için sınıfta nasıl bir öğretim yapardınız?
Yapacağımız en iyi şey birbirlerine alışmaları için sıralarında yan yana oturmalarını sağlamaktır. Böyle bir şey yaptığımızda öğrencilerimiz kendi aralarında geç olsa bile alışma dönemi geçirecekler ve kaynaşmış olacaklar. Vereceğim ödevleri birbirleri arasında bir grup oluşturmalarını, beraber yapmalarını ve beraber sunmalarını isterim böylece kişisellik ortamından grup ortamına bir geçiş evresini öğrencilere yansıtırım. Sürekli onlarla konuşur arkadaşlık, kardeşlik, paylaşım kavramlarını kendilerine aksettiririm. Bununla birlikte oyunlarını beraber oynamalarını sağlar ve gözlem yeteneğimle onların gelişiminde katkıda bulunurum. Kötü davranışlar sergilemelerini engellerim, akıcı bir şekilde eğitimlerini tamamlamalarında yardımcı olurum. Farklı kültürel kimlikleri olan öğrencilerimin dolayısıyla farklı örf ve adetlerini de göz önünde bulundurmam gerek. Bu örf ve adetlerin çeşitliliğinden de olumlu yönde yararlanabilirim. Mesela sınıf içinde öğrencilerimin bu tür geleneklerini birbirine tanıtmasını isterim, aralarında oluşacak olan bağları kontrol ederim, kültürel yönde bilgi ve birikim sahibi olmalarına yardımcı olurum. Unutmayalım ki öğretmenlerin öğrencilerine bazı şeyleri öğretebildiği gibi, öğrencilerimizde bize bazı şeyleri öğretebilir. Yaşamımızın verimli kaynağı bu noktalardan geçmektedir.

10)Fiziksel gelişim ergenlerde kişisel ve sosyal gelişimi nasıl etkiler?
Fiziksel gelişim kişilerin organlarının giderek değişmesi ve olgunlaşması anlamına gelir. Kişisel gelişimleri aslında aldığı sorumluluklar, aldıkları disiplinlerle doğru orantılı olabilmekte. Karşı cinse ilgi duymakta, çevrelerinden etkilenmektedirler. Etkilenirken de belli hedeflere ulaşmayı ve gerçekleştirmeyi ister. Ergenlerde sosyal gelişimi olumlu etkilediği gibi olumsuzda etkileyebilir. Kişi ergenlik dönemlerinde dışarıya bağımlı, kimlik kazanma çabasına girişmiş ve saldırgan bir rol izlemiştir. Bir yandan toplumsal gelişim ve uyum yılları olarak algılanabilir. Sosyal gelişim ergenlerde kendi haklarına duyarlı bir tavır sergiler. Kural tanımaz bir hal alır, duyguları ruhsal ve bedensel olarak çok gelişir. Ergenlik döneminde duygularda farklılaşmalar, inişler çıkışlar yaşanabilmektedir. Kişilik gelişimiyle birlikte ergen kişilikler bir gün çok mutlu, diğer gün aşırı mutsuz olabiliyorlar buna da duygu karmaşası demekteyiz. kişilik sosyal gelişimiyle birlikte belli konularda lider olma, söz sahibi olma ve sorumluluk alma eğilimindedir. Bulunduğu çevrede yeteneklerini göstererek hayranlık uyandırmak isterler. Bu konudaki başarısı da özgüvenini de arttıracaktır. Olumlu yanları azda olsa bulunmaktadır. Ergenler ilk önce kendilerini toplumun bir parçası olarak görürler ve birey statüsünü elinde bulundurmaya başlar. Çeşitli aktiviteleri kazanmaya başlar tabi bu gelişime katkı sağlayacak başat faktörde ailedir. Aile çocuklarının yeteneklerinin farkına varmalı, sosyal hayata duyarlı birer birey olarak yarar sağlamalıdır.

KAYNAKÇA:

Binbaşıoğlu C.‘’Öğrenme Psikolojisi’’Kadıoğlu Mat. Ankara,1977)
Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi,Özel Eğitim Dergisi, Alev Girli, 2007
Engelliler Hakkında Kanun (Kanun Numarası:5378, Kabul Tarihi:1/7/2005, Tertip:5 Cilt:44)
Psk. Emre Sipahioğlu, Çocuklarda davranış Bozuklukları ve Öneriler, İndigo Dergisi, Sayı:5, 2014)       
(Ataman,A.(Ed) 2003) Özel Eğitime Giriş, Üstün Zekalı ve Üstün Yetenekli Çocuklar. Gündüz Eğitim Yayıncılık, Ankara
ruhsalgelisim.com
psikoterapipsikiyatri.com
gogushast.hastane.akdeniz.edu.tr/astim
(T.C Sağlık Hizmetlerinde Okul Sağlığı Kitabı, Sağlık Bakanlığı,Türkiye,2008.)
(tavsiyeediyorum.com/Uzm. Psk. Feyzullah Alpman/makale)
(İ.Ü Cerrahpaşa Tıp  Fakültesi Sürekli Tıp Eğitim Etkinlikleri, Türkiye’de Sık Karşılaşılan Psikiyatrik Hastalıklar, Sempozyum Dizisi:62 Mart:2008, Prof. Dr. Levent Kayaalp)
Korkmaz B.(2003)Asperger Sendromu. İstanbul: Adam Yayınları
Kırcaali-İftar G.(2005). Otistik Özellik Gösteren Çocuklara İletişim Becerilerinin Kazandırılması. İstanbul: Ya-Pa Yayınları
Sucuoğlu, B.(2003) Otizm ve Otistik bozukluğu olan çocuklar.
Çocuk Dergisi 16(3-4):43-52 , Yıl:2016 Deniz Özçeker, Zeynep Tamay

Sosyal Değişme ve Değerler

SOSYAL DEĞİŞME VE DEĞERLER

“Sosyal değişme”, geniş anlamlar içeren ve “sosyal yapı” ile birlikte sosyolojinin tamamını ifade eden bir kavramdır. Sosyal yapı, toplumda yeri olan bütün kurumlar ve değerler sistemini kapsayan statik bir durumu belirtirken; sosyal değişme, bu kurumlar ve değerler sisteminin gösterdiği dönüşümleri anlatan dinamik bir kavramdır. Sosyal değişme, toplumsallaşma sürecinde edinilen, değer, inanç ve normların dönüşümünü içerir (Doğan,1966 s.4). ”Sosyal değişme; toplumsal ilişkilerde, sosyal kurumlarda sosyal tabakalaşma biçimlerinde yani sosyal yapılarda meydana gelir.  Örneğin geniş aile yapısından çekirdek aile yapısına geçiş sosyal değişmeye örnektir. Hiçbir toplum statik, hareketsiz ve durağan değildir” ( Tezcan,1993 s.165 Adnan Altun vd. akt 2017). Sosyal değişme zorunlu ve kaçınılmazdır. Her toplum değişme halindedir. Başka toplumlarla kurulacak sürekli ilişkiler sonucu topluma farklı düşüncelerin girmesi, değişimin hızlanmasına sebep   olmaktadır. Değişimin asıl nedenlerinden biri de toplumların zaman geçtikçe kendi biçiminde farklılık ve gelişim göstermesidir. Bu gelişim çeşitli faktörleri de meydana getirmekte, toplumun değer ve yargılarını anlama da bize yol gösterici unsurların görünürlüğünü daha kalıcı hale getirmektedir. Sosyal değişme; tabiî çevrenin farklılaşması gibi dış faktörler ve biyolojik yapıya tesir eden imkânların çoğalması, teknik yeniliklerin artması, kültür yapısının özelliği ve ideolojiler gibi iç faktörler dolayısıyla meydana gelen değişikliklerle izah edilmektedir (Arslantürk-Amman, age, s. 371-376.) Fakat sosyal bilimciler sosyal değişmeleri tek sebebe dayalı basit açıklamalara dayandırmaktan vazgeçmişlerdir. Değişme faktörleri, tek ve yeterli sebeplermiş gibi alınamazlar (Nilgün Çelebi. Ankara 1996, s. 170). 

SOSYO-KÜLTÜREL DEĞİŞMENİN GERÇEKLEŞTİĞİ ŞARTLAR ŞÖYLEDİR:

A) Yeni ihtiyaçların ortaya çıkması, genellikle değişmeye yol açan yeni durumlar gerektirirler

B) İhtiyaçlar, değişmeye hazır olma ile yakından bağlantılıdır.

C) Bilgi birikimi de değişme için önemli bir şarttır.

D) Bir kültürde var olan başat değerlerin tipi ve kişilerin bunlara olan genel tutum ve donanımı da önemli bir değişme şartıdır.

E) Sosyo-kültürel yapının karmaşıklık derecesi de değişmenin bir şartıdır.

Değişmeyi mümkün kılan bu şartlar, değişmenin sık olduğu toplumlarda aynı zamanda bulunurlar; birbirlerini tamamlarlar (Fichter, age, s. 173-174).

Sosyal değişmeyle ilgili tanımlar, genelde birbirine benzer ifadeler taşımaktadır. Değişim olgusuyla ilgi kavramlar,süreçler ve  değerlendirmeler aslında beş başlık altında toplanabilir. Bunlar; Gelişme(Ekonomik),Çağdaşlaşma(Politik), Değişme(Sosyolojik),Yabancılaşma(Psikolojik) ve Yozlaşma(teolojik)’tir(Güvenç, B; 1976 S.2).  Bu beş başlık  genel bir nitelik olarak toplumun bir örüntüsünü sunmaktadır. Yaşadığımız, görünür  kıldığımız, şeyler aslında onu idrak ettiğimiz ve değişiminde etraflıca bulunduğumuz sosyal yaşamımızın gelişim sağlanarak değişimimizi içinde barındırdığıdır. Horton ve Hunt, değişmeyi “bir toplumun sosyal yapısındaki ve ilişkilerindeki değişme” olarak anlarken; Moore, “normları, değerleri, kültürel ürün ve sembolleri kapsayan sosyal yapının değişmesi ” ‘ olarak tanımlanmıştır. Yine Moore; günümüzdeki değişmelerin bazı ortak özelliklere sahip olduğunu, dolayısıyla çağdaş değişmenin bu niteliklerinin, aşağıda sıralanan başlıklar altında genelleştirilebileceğini belirtir(Moore . “Social Change”. age, s. 2- 3)

A) Ele alınan herhangi bir toplum veya kültürün değişim hızı, sürekli veya yoğun olmaktadır.

B) Değişmeler, geçici olmadığı gibi, alan bakımından yalıtılmış da değildir. Değişmeler, yeniden yapılanma süreçlerini izleyen geçici krizler ve tüm dünyadaki yansımaları dikkate alan sonuçlar olarak, zincirleme bir şekilde oluşur,

C) Bu nedenle, çağdaş değişmeyi ve onun sonuçlarını her yerde görmek mümkündür,

D) Buna bağlı olarak, maddesel teknoloji ve toplumsal stratejiler, hızlı olarak yayılmaktadır

E) Çağdaş değişmenin miktarı, eski zamanlara oranla daha yüksektir

F) Değişmenin normal oluşumu, modern dünya toplumlarının bireysel deneyimleri ve işlevsel görünümlerine daha fazla alanda etki etmektedir.

KLASİK SOSYOLOGLARIN VE DÜŞÜNÜRLERİN DEĞİŞİM KAVRAMI HAKKINDA DÜŞÜNCELERİ:

    Nisbet, “belirli bir zamanda, sosyal ilişkiler, norm, rol, statü veya yapıda, art arda oluşan farklılıkların, sosyal değişmeyi meydana getirdiğini” belirtmiştir. Binlerce yıl öncesinde  ünlü filozof  Heraklitos,”Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız” ; çünkü ”her şey akar demiştir”. Bir başka sözünde de ”Değişmeyen tek şey değişimdir” diyor. Bundan çıkarttığımız sonuç hiçbir toplum kendisini tümüyle değişimin dışında tutamıyor ve toplumun değişim süreci ise tümüyle  durağan değil hep bir hareket içerisinde şekillenerek devam ediyor. Bazı sosyologlar, toplumsal değişmeyi kültürel değişmeden farklı olarak  kullanmaktadırlar. Onlara göre kültürel değişme, daha çok normlarda, sembollerde  ve değerlerdeki değişmeyi  ifade etmektedir. Ancak toplumsal değişme  büyük ölçüde kültürel değişmeyi de kapsamaktadır. ”Sosyal değişime, yerleşik insan ilişkileri ve davranış kalıplarındaki farklılaşmadır”(Lundberg, G.A ve ark,1970). Sosyolojik bir kavram olarak sosyal değişmenin referansı mevcut toplumsal yapıdır. Bu husus son derece önemlidir; çünkü, sosyolojinin, değişmeleri olması gerekenden yola çıkarak yorumlayan dinler, ideolojiler ve felsefi sistemlerden ayrıldığı; var olandan, yani toplumsal gerçekten hareketle toplumu açıklamaya çalıştığı için de, ‘objektif’ bir bilim olma hususiyetini kazandığı noktayı işaretlemektedir. Daha açık bir ifadeyle değişmeyi anlayabilmek öncelikle, var olanı olabildiğince objektif olarak ve tüm gerçekliğiyle belirlemeyi gerekli kılar. Değişme olgusunun analizine göz atılacak olursa sosyologlar değişmenin, “tabiî, sürekli, kaçınılmaz ve gerekli” olduğunu; değişme sürecinin farklı toplumlarda bile “benzerlik” arz ettiğini kabul ederler (E.Özkalp 1993, s.267-270). 19. yy ’da yaşayan klasik dönem sosyologları, eski sosyal yapı ile modern sosyal yapının karakteristik özelliklerini ortaya koymak hem de değişimin altında yatan sebepleri açıklayabilmek için büyük uğraş sergilemişlerdir. Comte bunu metafizik dönemden pozitivist döneme geçiş, Marx feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş, Durkheim mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya, Tönnies ise cemaatten cemiyete değişimin var olduğunu ortaya koymuşlardır (Bozkurt,2015 s.30-40). Aslında klasik sosyologları daha geniş çerçeve dahilinde sosyal gelişmeyi nasıl ele aldıklarına bakarsak; A. Comte, toplumu “sosyal statik” ve “sosyal dinamik” kavramlarıyla açıklamıştır. Sosyal statik, toplumsal düzen ve sosyal yapıyı ifade etmektedir. Sosyal dinamik ise toplumsal ilerleme ve sosyal değişmeyi anlatmaktadır. Sosyal değişmeler bağımsız değişkenler olan fikri gelişme ve ilerlemelerin sonucudurlar(Şirin Tekeli, İstanbul 1998. s. 17) . Gerçekten de Batı’da fikri gelişmeye ve ilerlemeye bağlı olarak tarih içinde üç safha birbiri ardınca görülmüştür. Comte, insanlık tarihinin değişmesini ve gelişmesini “sosyal dinamik” olarak açıkladığı “üç hal kanunu” ile izah etmektedir. Tüm sosyal olaylar ve değişmeler teolojik-metafizik-pozitif safhalarla ele alınmaktadır. Batıda bu üç merhale sırasıyla yaşanmıştır. Teolojik dönemde olaylar dini açıdan değerlendirilmekte ve onların arkasındaki güç Tanrı iradesi olarak kabul edilmektedir. Davranışlar ve akıl tamamen hislerin kontrolü altındadır. Metafizik dönemde ise eşyanın tabiatı araştırılmaya başlanmış ve keşif ve icatlar yapılmıştır. Pozitivist dönem, olayların gözlemi ve illiyet bağlarının araştırılmasına yönelik yapıcı bir dönemdir. Kilise baskısı ve bilim hayatı üzerinde estirilen terör dine tepkiyi ve pozitivizmi güçlendirmiştir. Zamanla büyüyen tepki, bilim hayatını sosyal hayattan ve tabiatıyla da dinden tamamen ayrı düşmesine ve bilimin efsaneleştirilmesine kadar uzanmıştır.  Sosyolojinin kurucusu sayılan İbni Haldun da değişmeyi hem maddi hem de manevi faktörlerde aramaktadır. Metodolojisinde tarihi metodu kullanmaktadır. Değişmeye gerekirci (determinist) bir açıdan bakmaktadır. Tarihi metot, günümüzden ulaşılabildiği kadarıyla tarihin derinliklerine inilerek bütün olayları sebep-sonuç ilişkisi bakımından incelenmesiyle belirlenen sistemdir. Durkheim, sosyal değişmeye iş bölümü teorisi açısından bakmakta ve değişmeyi sosyal farklılaşmaya bağlamaktadır. İş bölümü karmaşık toplum hayatını doğurmakta ve bu sürecin alt başlığı da modernleşmedir. Uzmanlaşma sosyal farklılaşmayı, o da değer hükümlerini etkilemektedir. Ferdiyetçilik ise resmi ilişkilerin artmasına sebep olmakta ve sonuç olarak şekilciliği’ doğurmaktadır. Böylece toplum genel olarak mekanik dayanışmadan dışa açık çok yönlü ilişkilere dayalı olan organik dayanışmaya geçmektedir(Nurettin Şazi Kösemihal 1989 S.176). Marx bir noktaya kadar Batıdaki gelişmeyi diyalektik ile açıklamaya çalışmıştır. Ona göre toplumsal değişme ilkel toplum-köleci toplum-kapitalistsosyalist-komünist safhalarda doğrusal olarak vuku bulmaktadır. Marx bu nihai noktada medeniyetin akışına son vermiştir. Komünist safhada sosyal mutlak yani sınıfsız toplum gerçekleşmektedir. Marx’a göre değişmenin dinamiği sınıflar arasındaki çatışmadır. İnsan-tabiat çatışması üretim araçlarının mülkiyetini belirler; bu da üretim ilişkilerini etkiler ve sonuçta da sınıf çatışması doğar. Üretim güçleri emek, üretim araçları ve üretim teknikleridir ve toplumun alt yapısını oluştururlar. Üretim ilişkileri ise yani toplumun yapısı, sosyal sınıfların nitelikleri ve dağılımı üst yapıyı oluştururlar. Eğe r dinamik insantabiat çatışması ise bu çatışma devamlı var olacağından sınıfsal yapı da varlığını kuruyacak ve hiç bir zaman sınıfsız topluma ulaşılamayacaktır. Marx’i n öngördüğü değişmeler gerçekleşmemiştir. Nitekim proleterleşme süreci sosyal refah, sosyal adalet, kooperatifleşme, toplu sözleşme düzeni, asgari ücret sistemi gibi daha birçok sosyal siyaset tedbirleriyle önlenmiştir. Ayrıca sınıf çatışması, toplumun her kesimi arasında karşılıklı olarak faydanın artması ve gelişme yönünde bir mücadeleye dönüşmüştür. İkili sınıf yapısından çoğulcu sınıf yapısına geçilmiştir. Çalışanlar demokratik rejim içinde baskı gurupları olarak sistemin savunucuları olmuşlardır. Mülkiyeti olamayan aydınlar veya yöneticiler gibi yeni sınıflar türemiştir( Kösemihal, age, s. 220 vd.). Sosyolojinin kurucusu sayılan İbni Haldun ise değişmeyi hem maddi hem de manevi faktörlerde aramaktadır. Metodolojisinde tarihi metodu kullanmaktadır. Değişmeye gerekirci (determinist) bir açıdan bakmaktadır. Tarihi metot, günümüzden ulaşılabildiği kadarıyla tarihin derinliklerine inilerek bütün olayları sebep-sonuç ilişkisi bakımından incelenmesiyle belirlenen sistemdir. Görüldüğü üzere klasik sosyologların ele aldığı bu değişim konuları ,yapmış olduğu yorumlar sürekli olarak genelliği ve geçerliliği etkin olan  kavramlardır. Eski dönemden bu döneme hala geçerliliğini korumuş ve süregelen bu zamanda güncelliğini sürekli olarak gün yüzüne çıkartmıştır. Bizde bu sayede olabildiğince çeşitli değişimlerin hangi yollarla ve neye dayanarak oluştuğunu görmüş, uygulamaya meyilli bir şekilde asıl olan değişimin kendisini, gelişime açık bir şekilde biz toplum olarak kendimize pay etmiş olduk. 

                                                   DEĞERLER 

Değer, bir sosyal grup veya toplumun kendi varlık, birlik, işleyiş ve devamını sağlamak ve sürdürmek için üyelerinin çoğunluğu tarafından doğru ve gerekli oldukları kabul edilen ortak düşünce,amaç, temel ahlaki ya da inançlardır. Değerler toplumsaldır. Bireyin dışındadır ve toplum baskısına sahiptir. Birey, toplumsal  değerleri içinde doğduğu toplumda hazır bulur, toplumsallaşma sürecinde değerleri öğrenir, benimser, uygular  ve bir sonraki kuşağa aktarır. “Kısacası toplumsallaşma süreciyle bireylere, toplumun temel değerleri, normları, örf ve  adetleri öğretilmektedir.” (Güven, 1999: 163, Mehmet Yazıcı akt 2014). Birey, bu değerlerle eğitildiğinde   bireyin kararları toplumun değerlerine uygun düşmektedir. Değer ve değerler; hem felsefede hem de başta sosyoloji, psikoloji ve antropoloji olmak üzere diğer sosyal bilimler literatüründe sıkça tartışılan konulardan biridir. Değerler, üzerinde çok durulan bir konu olmasına rağmen henüz kavramsal olarak yeterince açıklığa kavuşturulmuş değildir (Anar, 1983:8; Dilmaç, 2002). Değerlerle ilgili tartışmalar; değerlerin tanımı, kaynağı, relativ mi yoksa mutlak mı oldukları, önem sırası, kim tarafından ve nasıl korunması gerektiği, birey ve toplum yaşamı için önemi ve nihayetinde bireylere değerlerin öğretilmesi, benimsetilmesi ve içselleştirmeleri amacıyla izlenecek doğru metodun hangisi olduğu vb. konularda devam etmektedir. Sosyal bilimler literatüründe değerlerin farklı yönlerini ön plana çıkaran çeşitli tanımları yer almaktadır. Yaygın tanımlardan birine göre değerler, arzu edilen, kişilerin hayatlarına kılavuzluk eden, önem dereceleri farklı, durum ötesi hedeflerdir (Kluckhohn, 1951; Rokeach, 1973; Schwartz, 1992, Akt. Mehmedoğlu, 2007: 79 ). Değerlerin ahlaki davranış bağlamında yapılan bir tanımda ise değer; bir kimsenin çeşitli insanları, insanlara ait nitelikleri, istek ve niyetleri, davranışları değerlendirirken başvurduğu bir ölçüt olarak vurgulanmaktadır (Güngör, 2010: 28). Değerlerin psikolojik boyutunu ön plana çıkaran tanımlarda da değerler, hayatımızın gayeleri, hatta başkasının da hayatının gayesi olmasını istediğimiz şeyler (Güngör, 2010: 84) ve bireylerin kendileri de dâhil olmak üzere diğer insanları ve olayları nitelendirmek, eylemlerini seçmek ve meşrulaştırmak için kullandıkları ölçütlerdir (Schwartz, 1992: 1).Aslında değerlerin geçmişten günümüze var olduğunu öne çıkarırsak burada anlam ilişkisi olarak örf ve adetlerimizi de gün yüzüne çıkarabiliriz.Nasıl ki toplumumuz sürekli değişim ve gelişim halindeyse, değerlerimizde bunlara zincirin bir halkasıymış gibi bağlıdır.İster psikolojik olarak bireye bağlı kalsın, ister sosyolojik olarak geniş kitlelere ulaşsın burada ki asıl amaç, değerlerimizi bütün bir şekilde geçmişten alıp geleceğe aktarmak olacaktır.Çünkü değerler genelleştirilmiş birer inanç sistemidir.

TOPLUMSAL DEĞERLERİN TEMEL ÖZELLİKLERİ:

•Toplumsal değerler,  toplumun bütünü ya da  toplumsal grup üyeleri  tarafından bilinir, benimsenir ve bunlara  toplumun çoğunluğu  tarafından uyulur. Örneğin dürüstlük, yurtseverlik birer değerdir.

•Toplumsal değerler, toplumsal yapı ve düzenin korunması ve sürdürülmesinde önemli bir güce sahiptir. Bazı yasalar  toplumsal değerlerden güç alır.

•Toplumsal değerler,  toplumsal  ilişkilerin düzenleyicileri arasında yer alır. Bir davranış ya da  ilişkinin,çoğunlukla  olumlu  olarak  kabul  edilmesi,  yürürlükteki  toplumsal  değerlerle  uyum  içinde  olmasına bağlıdır.

•Toplumsal değerlerin bir kısmı, birçok toplum ya da ulus tarafından benimsenebilir. Bu nedenle, bazı toplumsal değerler evrensel özellik gösterir. Örneğin, 10 Aralık 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilen “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi” ile ortaya konulan değerler evrensel niteliktedir.

      EĞİTİMİN İNSANI DEĞERLERLE İLİŞKİSİ:

Eğitimin bir kanadı aklın bilgi ve beceri ile donatılması ise, eşit önemdeki diğer kanadı da kalbin erdem ve insani değerlerle işlenmesidir. Zamanımız; insanlığın aktif ve dinamik bir hayatı taşımak ve taşıdığı bu hayat yükünün gereğini de temsil etmek idrakinin insana hükmettiği bir dönemdir. Eğitimin bu eksende rolü; insanın kendini temsil etmek donanımını ve hareketliliğini insana taşımaktır. Bu anlamda günümüz eğitim anlayışını ve yarınların eğitimde gelişim yönünü kurgulamakla birlikte taşıdığımız değerleri daha iyi anlamamızda bize yol göstermektedir. Eğitim aslında geleceğe birer yatırımdır. Üstüne bir şeyler ekleyerek ne kadar gidersen o kadar başarı yakalarsın .Aynı zamanda eğitimle birlikte gelişen yargılar da şu yöndedir;

  • Zamanı ve mekânı iyi okuyan,
  • Kendini üreten,
  • Özünü geliştiren,
  • Evrensel yeterliliğe sahip,
  • Gelecek zamanların belirleyicisi,
  • Yeterlilikleri  temsil kabiliyetli insanı donatma genel amaçlı olmalıdır.
  •  Hareketli ve çok yönlü bu sistemin ürünü olarak;
  • Söyledikleri ile aklı,
  • Düşündükleri ile kalbi,
  • Duydukları ile dili,ayrıştırmayıp, bütünleyebilen kısaca; Ne istediğini bilen,fark eden- fark edilmek istenen, birbirlerini değerli gören bireye ulaşmak olacaktır.

DEĞERLERİMİZ:

Her ulusun olduğu gibi Türklerin de iyisi-kötüsü, güzeli-çirkini ve niçin yaşanacağı ve niçin ölüneceğini gösteren değerleri vardır. Prof. Mahmut Tezcan(1974), Türk değerlerini aile, eğitsel, ekonomik, dinsel, siyasal ve boş zamanlar değerleri olmak üzere 6 kısma ayırır. Ayrıca Tezcan(a.g.e), Türk değerlerini olumlu ve olumsuz olmak üzere de ikiye ayırır. Ona göre Türklerin olumlu değerleri şunlardır: “Kahramanlık, yurtseverlik, mertlik, dindarlık, kanaatkarlık, tutumluluk, toprağa bağlılık, konukseverlik, saygı-hürmet, hayırseverlik, hoşgörülülük, namus-şereflilik, ciddilik ve ağırbaşlılık, alçakgönüllülük ve iç temizlik.” Olumsuz değerler: “Cahillik, hilekarlık, kurnazlık, saldırganlık, şehvete düşkünlük, pislik(çevre bakımından), hurafecilik, bencillik, ihmalcilik, tevekkül sahipliği, dindarlık(tutucu ve bağnazlık), gururluluk (uluslar arası ilişkilerde) tembellik, hainlik, intikamcılık, zalimliktir.” Burada görüldüğü üzere olumsuz yönlerinin çoğunun ahlaki ve dini yönde olduğu kanaatidir. Bunların yanı sıra belli başlı  kültürel değerlerimiz de çeşitli anlamda sıralanabilir. Bunlar; Dil, tarih, ahlak, hukuk, dinsel anlayış, sanat, bilim, felsefe, örf, adet, gelenek, yemek yeme şekilleri, düğün şekilleri, cenaze gömme, vs.dir. Sanatla ilgili olarak resim, müzik, heykel, mimari ve halk oyunları, tiyatro vb. şeylerdir. Görüldüğü üzere değerlerimiz kültürel anlamda da geniş bir yelpazeye sahiptir ve korunan günümüze kadar süregelen, devamını sağlayan ve sağlayacak olan temel unsurları içinde barındırır. Türk kültürümüzün değerleri o kadar geniştir ki hepsini bir arada ele almamız hiçte kolay değildir o bakımdan  değerlerimizin temelini teşkil eden dört ana başlığı sizlere açıklamak istiyorum.Bunlar; Din, dil, tarih ve ahlak’tır.

1-DİN: Din, toplumu ayakta tutan aile, ahlak, hukuk, ekonomi, eğitim gibi sosyal kurumlardan birisidir. En ilkelinden en gelişmişine kadar bütün toplumlarda din kurumu bulunmaktadır. Dinin toplumda başlıca iki fonksiyonu vardır. Birisi toplumda birlik ve bütünlüğü sağlamak, ikincisi ise toplumsal kontrol görevi yapmaktır. Din toplumumuz için yadsınamaz bir güce sahiptir. İnsanları dizginleştiren, kişinin kendisini sorgulamasını sağlayan, ahlak öğretileri olan ve kişiyi rahata kavuşturacak bir kudreti vardır. Dinin getirdikleri dışında, hiçbir değişmez gerçek yoktur. İnsanlığın bütün değerleri yer ve zamana göre değişmektedir. Bilimde esas olan değişmedir. İnsanoğlu, her şeyin değiştiği şu dünyada değişmez değerlere sahip olmak ister(Güngör,1981).Dinin yerini hiçbir kurum alamaz, onun fert ve topluma verdiği huzur, güven ve mutluluğu hiçbir şey sağlamaz(Doğan,1971). Prof. Baykan Sezer(1981)’e göre din, toplumların kendilerini tanıma ve tanıtma aracı, kişinin ve toplumun kendi üzerinde bilinçlenmesi ve yeryüzünde kendisine bir yer tayin etmesidir. Sonuç olarak din toplumumuzun temel yapı taşıdır, insani olaylara vurgumuz ve aklı selim olmamız için bir yoldur.

2-DİL: Soyut kültür unsurları içinde en başta geleni dil olup diğer kültür unsurlarını da içine almaktadır. Çünkü değerlerin hepsi dille ifade edilir ve eğitim yoluyla gelecek nesillere ve bütün insanlığa aktarılır. Dil, insan bilgi ve deneyimlerini ölümsüzleştirir. Örneğin Göktürk Yazıtları, Kutadgu Bilig, Dede Korkut Hikayeleri, Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’nin eserleri, Atatürk’ün Nutku ve Demeçleri vb. eserler, dil ile bugünlere gelmiş ve yine onunla bizden sonraki kuşaklara ulaşacaktır. Türk kültürünün temel taşları sayılan bu yapıtlar, Türk ulusunun sonsuza kadar yaşamasını sağlayacaklardır. Dilimizin benimsenmesi açısından da önemli ölçüde bir vurgulama yapılır. Dil insana özgürce kendini ifade edebilme yetisi verir, kendini açıklama ve kişiye iletişim gücü verir. Bugünkü dilimiz, bin yıllık geçmişimizin belki de en güvenilir belleği, bilgeliğidir. Türkler çağdaş kimliklerini, kültürel varlıklarını taşıyan dillerinde bulacaklardır(Güvenç, 1994). Bir ulusun dili varsa o ulus yaşıyor demektir. Dilini kaybeden veya dilini bilim ve kültür yaşamından çıkaran toplumlar, eninde sonunda asimilasyona uğrayıp yok olmaya mahkumdurlar.

3-TARİH BİLİNCİ: Tarih, toplumların hafızasıdır. Geçmişini bilmeyen ve onun üzerinde bilinçli bir şekilde kafa yormayan uluslar, geleceklerini de tayin edemezler. Gelişmek ve güçlü olmak isteyen her ulus, geçmişinden ilham almak zorundadır. Türk milleti olarak biz kimiz, nereden geldik? diye sorduğumuzda bunun cevabını verebilmek için geçmişe gitmemiz gerekmektedir. İşte burada tarih devreye girmektedir. Gerçi 21. yüzyılda Türkiye’de “Bizim miladımız cumhuriyettir” diyen Milli Eğitim Bakanları çıkabilmektedir. Tarih bilincinin olmadığını gösteren bu düşünce doğru olsaydı, Türk ordusunun tarihi, Mete Han’a dayandırılmaz ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran büyük Atatürk, bu Cumhuriyette ilk iş olarak Türk’ün dilini ve tarihini araştıracak Türk Dil ve Tarih Kurumlarını kurmaz ve ilk açtığı fakülteye de Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi adını vermez, tarihimizin cumhuriyetle başladığını ilan ederdi. 

4-TÜRK AHLAKI: Türk milletinin İslamiyet’i kabulüyle birlikte, sağlam ve sarsılmaz bir ahlak yapısı doğmuştur. Türk  ahlakının özgünlüğü ile İslam ahlakının güzelliğinin birleştiği noktada, mükemmel bir varlık ortaya çıkmıştır. Öyle ki milletin temelini güzel ahlak oluşturur diyen bir Türklük anlayışı ile “Din nedir?” sorusuna “Din güzel ahlaktır.” cevabını veren bir peygamberi olan İslam inancının birbirlerine ne derecede yakın oldukları şüphesiz ki buradan da anlaşılmaktadır. Türk ahlakı özelden genele birbirini ilgilendiren zincirin birer halkası gibi uzayıp gider. Çünkü Türk tarihi, baştan başa, ahlaki faziletlerin sergisidir.

Yukarıda belirtilen bilgiler değerlerimizin hangi ölçüde olduğunu, nasıl meydana geldiğini ve toplumumuz için nasıl bir öneme sahip olduğunu açıklamamıza yardımcı olmuştur. Toplumumuzun değerlerini ne kadar iyi bilirsek omu olumlu ve verimli anlamda değiştirip güç sahibi yaparız ve ileriye dönük nesillerce uzanan bir amacımız olur. Atatürk der ki: “ Eğitimdir ki bir ulusu ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüce bir toplum halinde yaşatır ya da onu köleliğe ve yoksulluğa sürükler.” Türkiye’deki sorunlarımızın çoğunu eğitimle çözülebiliriz. Görüldüğü üzere Ulu Önder’imizin de dediği gibi ulusun nasıl ki gelişmesi için diğer değerlere ihtiyacı varsa eğitime de ihtiyacı vardır. Çünkü eğitim toplumumuzu cehaletten kurtarır, gelişimimizi sağlar, ayakta tutar ve görünmeyenin ardındaki perdeyi çıkartıp onunla ilgili bilgi sahibi olmamızı sağlar. Bu sebepledir ki eğitim geleceğin bir anahtarıdır.

  DEĞER VE DEĞİŞİM ARASINDAKİ BAĞLANTI

Değerler konusu kuramsal yönden olduğu kadar da hızlı değişen dünya içinde yerini arayan toplumumuzu yakından ilgilendirdiği için temel bir öneme sahiptir. Değişimin etkisiyle insan çevresi ilişkisi her nesille birlikte farklılaşır. Toplumumuzdaki davranışlar, hitap şekilleri, milli paramız, yazı şekillerimiz dahi değişime tabii tutulmaktadır. Milli değerlerimiz içerisinde yer alan İstiklal Marşımız, Bayrağımız, sevgi, saygı, hoşgörü ve daha birçok manevi değeri yüksek değerlerimizin her koşulda günümüze gelerek değerlerimizin ana hatlarımızı oluşturmuşlardır. Kendi toplumumuzun değerleri bir yaptırım sağlamakla birlikte günümüze kadar gelmiş, bu unsurları içinde barındırmıştır.

Bu çalışma gerek klasik sosyologların açıklamaları olsun, gerek toplumumuzla ilgili değer değişim ilişkisini sosyolojik olarak açıklamak olsun çok fonksiyonlu bir nitelik taşımaktadır. Aslında kendi toplumumuz açısından bakacak olursak geçmişten günümüze asırlardır bir değişim içerisinde olduğumuz kanısına varırız. Çünkü değişen ve gelişen toplumumuz değerlerini bir yapı taşı olarak benimseyerek bununla birlikte yaşamış ve hala da yaşamaktadır. Bazen yolda yürüdüğümüzde karşımıza çıkan bir şeyde, bazen evimizin bir köşesinde ve bazen de kendi içimizde değerlerimizden bir parça görürüz. Aynı zamanda ayak uydurmamız gerektiğini de biliriz bu asırlardır böyledir. Toplumda bulunan yapının birer parçasıyızdır. Ve bu parçayı birbirimize birliktelik sağlayarak ileriye taşırız. Mevcut düzeyde değerlerimizi koruyup, onunla yaşayıp değişimimize de gelişim sağlayarak belirli bir noktaya taşıyabiliriz. Çünkü yaşadığımız yer, bulunduğumuz toplum ve medeniyetimiz daima gelişime yönelik amaçlar edinip bu yolda ilerlemişlerdir.

KAYNAKÇA:

www.sosyolojisi.com

Güvenç, Bozkurt. Türk Kimliği, Ankara, Kültür Bakanlığı, 1994

Doğan, Lütfi. “Din, İçtimai Hayat ve Huzur İçin Zaruridir”, Diyanet Dergisi, 10(104-105),1- 2.71,4 

Güngör, Erol. “Türk Milli Karakterinin Kaynakları”, Töre Dergisi, 6(42),11.74,16 — İslam’ın Bugünkü Meseleleri, İstanbul, Ötüken Yayını, 1981.

Bkz., Enis Öksüz, “Sosyal Değişme”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, İstanbul 1975; Arslantürk-Amman, age, s. 371-376

Joseph Fichter, Sosyoloji Nedir?, çev. Nilgün Çelebi. Ankara 1996, s. 170.

Baykan Sezer, Sosyolojinin Ana Başlıkları, İstanbul 1985, s. 40.

Bkz., Gulbenkian Komisyonu, Sosyal Bilimleri Açın, çev. Şirin Tekeli, İstanbul 1998. s. 17 vd.

Nurettin Şazi Kösemihal, Sosyoloji Tarihi, İstanbul 1989, s. 176 vd.

Moore . “Social Change”. age, s. 2-3.

Lunderberg, G.A ; Schrang, C.C; Larsen, Sosyoloji Çev. Ö.Ozankaya, Ü.Gürkan, 2.cilt Ankara,1970,s:289.

Güvenç, B.; Sosyal ve Kültürel Değişme, HÜ. Yay, Ankara, 1976, s.2

Tezcan, Mahmut. Türklerle İlgili Stereotipler ve Türk Değerleri Üzerine Bir Deneme, Ankara, A.Ü.Eğitim Fakültesi Yayını, 1974.

Özkalp, E., Sosyolojiye Giriş, Eskişehir 1993.

Tezcan,1993 s.165 Adnan Altun vd. akt 2017)

http://www.egitimhane.com

YAZICI, M (2014) Değerler ve toplumsal yapıda sosyal değerlerin yeri, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 24 (sayı 1), s. 212

BOZKURT, V Değişen Dünyada Sosyoloji. Bursa, Osmangazi, 2015

http://w3.gazi.edu.tr/~iarslan/turkdegerleriuzerine.pdf

http://blog.milliyet.com.tr/turk-temel-degerleri 

DOĞAN, D (2011) Sosyalleşme, Sosyal Değişme ve Siyasal Sosyalleşme. Sosyoloji Konferansları, Cilt 0, Sayı 32, s.4

ÖZKALP, E (2011) Sosyolojiye Giriş, Ekin Yayınları, Bursa

Anar, Suat (1983), “Değerlerin Sosyolojik Açıdan İncelenmesi”, Çağdaş Eğitim Dergisi, Sayı 82, s. (8- 44),

Schwartz Değer Kuramı, Türk Psikoloji Dergisi, Yıl 15 (45), 59 – 76

Dilmaç, Bülent (2002), İnsanca Değerler Eğitimi, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara